13 Nisan 2009 Pazartesi

DEĞİRMEN DERGİSİ 17. SAYI…

Hasbihal

Gerçek hayatla- medya hayat arasındaki farkı tebarüz ettirmeliyiz.
Bizler hayata gözlerini ‘mahalle’de açmış ve o mahalleyi muhalleştirmiş-
kaybetmiş bir nesiliz. Sosyal bir müessese, tarihi bir müessese
olarak tebarüz etmiş mahalleyi (Osmanlı-İran) çok zaman evvel yitirdik.
Bugün şehirlerimizde o mahallerden- mahallelerden bulmak artık imkânsız
hale gelmiştir. Bursa’da Muradiye civarında bambaşka bir havayı
teneffüs etmek mümkün ve fakat Orhan Gazi kabrinden o muhteşem
ovaya baktığınız vakit, tenekeden–betondan hayatın tıngırtıları acıtır canınızı.
Gerisi getto sitelerin büyük şehirlerimizi dikey biçtiği bir mimari:
Soğuk, yalıtıcı, yalnızlaştırıcı…

Osmanlı bürokrasisinin yahut din ve ilim camiasının hafif temasının
olduğu kimi büyük şehirlerimizde de kısmen huzur nakli mümkün.
Ama artık TOKİ’nin ulaşamadığı bir yer de kalmadı gibi. Gece konuşlanmalarına
başka türlü de mani olunamazdı. Tüm bu tarihi ve içtimai
tadilat sürüp giderken zayi mülkümüzün terekesi hususunda kavgalar
edildiğine şahit olmaktayız. Politik çevrelerden ilim zümrelerine, oradan
medya plazalara ve curcunalı sokağa varıncaya dek hemen herkes zayi
mülkümüzün ganimet kavgasını vermede. Hemen herkes yanına bir
‘baskı’ kelimesi kuşanıp ‘mahalle’mize tokat atmaktadır. Biz de, mahcup
gözlerle dönüp ‘mahalle’mize bakmak istedik.

Kapak Dosyası: Mahalle

Osmanlı’da Mahalle- Murat DEMİRCİ


The Other Mahalle- Mehmet DOĞAN


Ortadoğu’da Bir Mahalle: GAZZE- Ahmet SAKARTEPE


Mahalle Baskısı mı? Gelenek-Görenekler mi?- Göktan AY


“Sen Bizim Mahalleden Geçersin!”- Fahri TUNA


Korkularımızı İdeolojikleştirmek- Hanifi ŞAHİN


Bir Varoluş Mekânı Olarak Mahalle ve Ötekileştirme- Yusuf YAVUZYILMAZ


Hz. Peygamber Döneminde Medine’de Yerleşim- Abdulvahap ÖZSOY


Bir Medeniyet Projesi Olarak FETA- Mahalle İklimi- Menderes DAŞKIRAN


Dün Dünde Kaldı- Sebahattin KARAKOÇ


XXI. Yüzyılda Mahalle’nin Görünümü- Rüstem BUDAK


Yepisyeni Globalköy Mahallesi…- Said COŞAR

Şiirler:


L Çay Molası- Mehmet DOĞAN


Serzeniş – Ziyapaşa AKYÜREK


Nale(inleyiş)- Abdulkadir AKDEMİR


Fatih Sultan Mehmet- Özer BURGAZ


Yasaklı Kırmızı- Yalçın BEHÇET YEYMEK


Beyaz Düşerken- Nef- i PEDRİ


Başlıksız- Sevin ATLAER

Makaleler:


Popüler Kültür ve Eğitim- Rıdvan ŞİMŞEK


Beynelmilel Dakikalar- Ali ÖZTÜRK


David Hume ve Nedensellik- Recep AYDIN


Sekulerleşmenin Refleks Noktaları- Zekeriya MENAK


Türk Şiirinde Anlam Arayışları:Mehmed Akif’in Duygu ve Fikir Dünyasında Kısa


Bir Yolculuk- Selim GÜNDÜZALP


Geleneği Devam Eden Sanatlar- Ersan PERÇEM

Gezi Notları:


Billur Bir Avize Bursa’da Zaman- Nihat MALKOÇ


Harmanlama-1- Asiye YÜCEL

Denemeler:


Kara Kutu Cadı Kazanı- Eda KESİCİ


Çağına Sorular Soran Çocuk- Veli KARANFİL


İnsan ile Şii’rin Hikâyesi- - İsmail SÜPHANDAĞI

Hikayeler:


Söylenemeyen Kelimeler- Murat TAŞ


Göründüğü Gibi Yaşanmalı Hayatlar- Muzaffer TANSU

Değirmenden Mektuplar- Mehmet DOĞAN

Nt Kitapevleri ve seçkin kitapçılarda…

Abone Tel: 0505 647 03 25


Kişilere: 20 TL


Kurumlara: 40 TL

Hesap No:


533 94 08 posta çeki hesabı Rüstem Budak adına


71263082 Yapı Kredi Bankası Adapazarı Şubesi

15 Mart 2009 Pazar

Bizim Külliye Dergisi-39. Sayı...


Bizim Külliye Dergisi---Bu Sayıda

Muhterem Okurlar,
Dergimizin dosya konusu “tarih ve edebiyat”.Tarih ve edebiyat milletlerin varlık belirleyicileri, süreklilik unsurları. Tarihi edebiyata, edebiyatı tarihe tercih etme gibi bir lüksümüz yok. Ancak edebiyat kefesinin yere daha yakın durduğunu söylemeden de geçemeyeceğiz.Mustafa Miyasoğlu, tarihin bir edebiyat türü sayıldığı ve tarih kitaplarının da teşbih ve istiare gibi edebî sanatlardan yararlanarak okuyucusunu etkilemeye çalıştığı dönemlerden geçtiğimizi belirtirken, Hasan Akçay için tarih ve edebiyat, farklı alanlar gibi görünse de aslında iç içe geçmiş iki türdür.Yahya Akengin, tarihi anlamlı kılanın, tarihteki olaylara kılık kıyafet giydirenin yine edebiyat ürünleri olduğu üzerinde duruyor.

Metin Önal Mengüşoğlu, “Tarih ilmini ilimler sınıfından saymayanlara dikkatimizi çekerek; bu ikinci kanaati besleyen, destekleyen bir hayli delil temin etmek mümkündür.” diyor. Mahir Adıbeş, edebiyat, tarihin konuşan dili, tespitiyle âdeta, dilsiz bir tarihin neye yarayacağını, bizlere soruyor.
İnci Enginün ve Ataol Behramoğlu, kendileriyle yapılan konuşmada zamanın kesintisizliğine işaret ederek tarihi bütünsel bir akış olarak algılıyorlar.

Emrah Gürsu, Melih Cevdet Anday’ın şiirlerinden hareketle: ‘tarihin, şiirin anakronistik boyutunda güçlenmiş ve geçmişten geleceğe akan bir zamandır’ tezini savunuyor. Mehmet Nuri Eminler, ‘tarih ve moral değerlerimize temayül etmemizin dinamiği’ olan bir şiire, Yahya Kemal’in ‘İstanbul’un Fethini Gören Üsküdar’ şiirine odaklanıyor.Şinasi Gülaçtı, zalim ve mazlumların mücadelesi bir tarihe vurgu yaparken “Zulmün bayrağını dalgalandıran Tanrı’nın rüzgârı değil, olsa olsa iblisin nefesidir.” diyor.

Ayrıca İsmail Çetişli, Rıfat Araz, Beyhan Kanter, Ahmet Uludağ, Lütfü Parlak, Ünal Taşkın, Özcan Bayrak, İbrahim Çapan ve Suat Bulut’un düşünce kapılarımızı aralayacak yazılarının dikkatleri çekeceğini umuyoruz.39. sayımızda tarih-edebiyat ilişkisi üzerine düşünülmesi ve söylenilmesi gerekeni yerimizin darlığından söyleyemediğimiz için, 40’ıncı sayımızda da aynı konuyu sürdüreceğimizin bilinmesini isteriz.Sağlıcakla kalın.

Nazım PAYAM

Dergah Dergisi-Mart 2009 Sayısı


Yeni Ümit Dergisi-Ocak/Şubat/Mart 2009 Sayısı

Mukaddes Göç

Göç, yaratıldığı günden bu yana hiç durmak bilmeyen insanoğlu için umumî mânâda; insanlar arasında seçkinlerden seçkin aydınlık ordusu kudsîler için de hususî mânâda ve aynı zamanda medeniyet tarihini de yakından alâkadar eden önemli bir mefhumdur.

Evet, bir tarafta anne karnından çocukluğa, çocukluktan delikanlılık ve olgunluğa, derken yaşlılık ve ölüme uğrayarak upuzun bir sefere çıkmış gariplerden garip insan fertleri; diğer yanda, elindeki meşaleyle çağlara ışık saçan, çeşitli devirlere mührünü basan; açtığı nurlu yolda arkasına düşenleri hep medeniyetin şahikalarında dolaştıran; sinesinde tutuşturduğu kıvılcımlarla kendine gönül verenlerin ruhlarını aydınlatıp onları iman ve ümit kuşağında ölümsüzlüğe hazırlayan; aydınlık düşünceleriyle, kara deliklerin çehrelerinde Cennet’lere ait ışık ve renk cümbüşü çıkararak karanlıkların ve karamsarlığın hükmettiği aynı noktalarda ümit meşcerelikleri meydana getiren yüce rehber ve yüksek kametler, hep birer yolcudurlar ve bütün bir hayat boyu göç edip dururlar; inançları, düşünceleri, dâvâları uğrunda bitip tükenme bilmeyen bir göç...

Bir hakikatin değişik rükün ve yönlerinden ibaret olan iman, göç ve cihad üçlüsünün, Kutlu Beyan’da ekseriya peşi peşine zikredilmesi, bu meselenin ne denli ehemmiyet arz ettiğinin en parlak delilidir. İnanma, hicret etme ve inancı uğrunda vereceği mücadeleyi, bu yeni iklimde, yeni muhatap ve yeni şartlara göre durup dinlenmeden devam ettirme... işte kudsîlerin sabah-akşam başvurageldikleri üç musluklu Hızır çeşmesi! Bu çeşmeden kana kana içenler, inançla gerilecek ve karanlık bucaklara durmadan kıvılcımlar salacaklardır. Yollar sarpa sarıp çevreyi terslikler, yanlışlıklar, cahiliye duygu ve tutkuları alınca da mal-menâl, yurt-yuva, evlâd ü iyâle bakmadan "bir başka diyar!" deyip yeniden yolculuğa çıkacaklardır.

Dâvâ ne kadar yüksek, düşünce ne kadar yararlı ve orijinal, mesajlar ne kadar parlak da olsa, onu ilk defa duyan ruhların irdemesi, mukabelede bulunup zorluklar çıkarması kaçınılmaz ve bir ölçüde de tabiîdir. Buna göre, kendi toplumunda yeni bir iman, yeni bir aşk ve heyecan uyarmak isteyen herkes, ya mücadelesini orada açık-kapalı devam ettirecek veya hicret edip gönlünün ilhamlarına, takdimiyle vazifeli olduğu mesajlarına başka talip ve başka meşcerelikler araştıracaktır.

Birinci şıkta, o inanç ve düşünceye gönül veren her ferdin, fevkalâde dikkatli, tedbirli olması ve yenilmişlik adına ne varsa hepsini daha baştan aşması şarttır. Yoksa ümit edildiği mânâda aydınlatma olamayacağı bir yana, çok defa küçük bir dikkatsizlik, az bir yanlışlık, şartların ağırlaştırılmasına, atmosferin de bütün bütün yaşanmaz hâle gelmesine sebebiyet verebilir... Bir heyetin bütün fertlerinin her zaman bu denli dikkat ve teyakkuz içinde bulunmaları çok zor, hatta imkânsız olduğundan, bu türlü durumlarda aydınlatma ve irşadın ayrı bir iklimde devam ettirilmesi bir bakıma zarurîdir; başka şekilde hareket ve direnmelerin de hiçbir faydası yoktur.

Öteden beri her yeni düşünce, doğduğu muhitte hor karşılanıp, aleyhinde kampanyalar oluşturulmasına karşılık; o düşünce ve onu temsil eden şahısları çocukluk ve gençlikleriyle bilmeyen bir başka muhit, çok defa onlara kucak açmış ve destek olmuştur.

Bu itibarla, her kudsînin kaderinde değişmez şu çizgiler, âdeta bir fasl-ı müşterektir: Önce iman ve aşk, sonra yığınları saran yanlışlık ve inhiraflara karşı mücadele, sonra da gerekirse insanlığın mutluluk ve saadeti uğrunda yurt-yuva her şeyi feda ederek, başka âşina gönüller aramak üzere yeniden yollara dökülmek...

Hemen her yeni dirilişte bu iki esas ve iki merhale çok önemlidir. Birinci merhale, ferdin şahsiyet kazanması, inançla şahlanıp aşkla gerilmesi, nefis ve benliğini aşarak Hakk’ın âzâd kabul etmez kölesi olma merhalesidir. Bu merhaledeki cihad, bütün buudlarıyla nefsin dümenlerine karşı, benliği yenmeye müteveccih ve insanın kendisini yeniden inşâ etmesiyle alâkalıdır. Bu itibarla da cihadların en büyüğü "cihad-ı ekber"dir. İkinci merhale ise, her gönülde bir kor, bir alev hâline gelen inancın aydınlık tufanı, artık çevreye çeşitli dalga boylarında şualar neşretmeye başlar. Çok defa bu safhanın tahakkukuyla beraber hicret de gelip kapıya dayanır.

Aslında, bu devreye kadar geçirilen safhalarda dahi, ruh plânında bir hicretten bahsetmek her zaman mümkündür: İnsanın içinde bulunduğu durumdan, olması gerekli olan duruma; hareketsizlik ve dağınıklıktan, aksiyon ve sisteme; donmuşluk ve bozulmuşluktan, kendini yenilemeye; bin bir günahın boğucu atmosferinden, ruh ve kalbin hayat derecesine yükselmeye gibi... hususların hemen hepsinde bir hicret mânâsı vardır ve bu mânâlarda o hep hicret edip durmaktadır. Kanaatimizce, ikinci hicretin fonksiyonunu tam edâ edebilmesi de, birinci merhaledeki hicretlerin yapılıp yaşanmasına bağlıdır. Nefsinden kalbine, cisminden ruhuna, dış şatafatlardan vicdanındaki ihtişama, özünden özüne hicrette başarılı olanlar, öbür hicret ve ötesinde de başarılı olurlar. Bunu tam temsil edemeyenler, çok defa diğer hicret ve ona bağlı olanları da kusursuz temsil edemezler.

Bu mânâda hicret, ilk defa, insanlık semasının ayları, güneşleri sayılan Hz. İbrahim, Hz. Lût, Hz. Musa, Hz. İsa gibi yüce kametler tarafından başlatıldı; sonra da bu aydınlık yolun eşsiz rehberi, İnsanlığın İftihar Tablosu, zaman ve mekânın Efendisi bu yoldan yürüyüp gitti. Kapıyı da kıyamete kadar arkadan gelenlere açık bıraktı...

Hak yolunda ve Hakk’ın hatırı için yapılan hicret o kadar kudsîdir ki, mal ve canlarını inandıkları dava ve o davanın eşsiz temsilcisi uğrunda feda eden kutlulardan kutlu bir cemaatin, en çok sevilip takdir edildiği noktada, daha değişik sıfat ve unvanlarla değil de "muhacir" unvanıyla yâd edilmesi ne kadar mânidârdır! Hatta bu kudsîler dönemine bir tarih başlangıcı aranırken; Nebî’nin doğumu, peygamberlikle şereflendirilmesi, Medine halkının bu yüce davaya omuz vermesi, Bedir harbi, Mekke fethi gibi... her biri ayrı bir pırlanta olan bunca hâdise içinde hicretin seçilmesi, üzerinde hassasiyetle durulmaya değer önemli bir mevzudur.

Bir kere, yüksek bir mefkûre uğrunda göç eden her fert, hayatının her lâhzasında, göçe sebep teşkil eden yüksek gayenin baskısını vicdanında hissedecek ve hayatını bu yüksek duyguya göre düzenleme mecburiyetini duyacaktır. Ayrıca çocukluk ve gençlik dönemleriyle alâkalı horlayıcı nazarlardan kurtulması, rahat ve endişesiz hareket etmesi de ancak bu mukaddes göçle tahakkuk edebilecektir. Zira, kim olursa olsun, çocukluk ve gençlik dönemini geçirmiş olduğu çevrede, o devreye has, hasımları tarafından bazı yanlarının tenkit edilmesi ihtimaline karşılık; hicretle gerçekleştirilen yeni muhitte, pırıl pırıl hâli, tertemiz düşünceleri, baş döndürücü fedakârlıklarıyla devamlı takdir edilen biri olacaktır. İster bunlar isterse başka faktörler olsun, öteden beri tarihte devir açıp-devir kapayanlar ve büyük bir ölçüde tarihin akışını değiştirenler hep muhacir kavimler olmuştur.

Sosyologların tespitine göre, yeryüzündeki medeniyetlerin hemen hepsi, göç eden fert ve cemaatler tarafından kurulmuştur. Toynbee, göçebelerin kurduğu yirmi yedi medeniyetten bahseder ki; bu da hemen hemen çağlar boyu yeryüzünde göçebe hâkimiyeti demektir. Kendini rahata, rehavete kaptırmamış, her an her şeyden ayrılmaya hazır, vereceği mücadelenin doğuracağı sıkıntıları önceden yaşamaya alışmış ve bir asker gibi her an sefer emrini bekleyen bu dinamik ruhlarla mücadele etmeye ve onları silip geçmeye kimsenin gücü yetmeyecektir.
İşte ilk kudsîler ve ilk medeniyet muallimleri! Ve işte birkaç aşiretten cihan imparatorlukları kuranlar! Yıldırımlar gibi karanlık çağların bağrına inen bu insanlar, rahatı zahmette; diri kalmayı, ölüm ve ötesindeki her şeyi hakir görmede; ebed-müddet var olmayı, şartlara göre kendilerini yenilemede gördü ve ters-yüz edilmez birer güç hâline geldiler.

Keşke, günümüzün nesillerini, rahattan, rehavetten, hazlarına düşkünlük ve nefsanîlikten kurtararak, ruhlarını yüce duygularla donatıp daha çok ızdırap çeken, daha çok acı ve sızı duyan ideal insanlar hâline getirebilseydik. Belki o zaman, milletçe, küçük hesapların, hasis zevklerin tesirinde kalmayacak ve bir kısım ehemmiyetsiz sıkıntılardan ötürü de hiç mi hiç yer ve yön değiştirmeyecektik...

*Bu yazı, Sızıntı dergisinin Ekim 1985 tarihli 81. sayısından alınmıştır.

Mühür Dergisi-Nisan 2009 Sayısı


İslamın Gölgesinde Hayat(Sızıntı'dan)---Mart 2009 Sayısı...




İslâm'ın gölgesinde hayat, insanın ilâhî lütuflara mazhariyetinin bir değişik unvanıdır. Hayatını Kur'ân'a bağlı yaşama bahtiyarlığına erememiş kimselerin, İslâm'ın gölgesinde yaşamanın büyüsünü anlamaları mümkün değildir. Onu, kendi nev'i şahsına mahsus çerçevesiyle duyup yaşayanlardır ki, ömürlerini cennetlerin bekleme salonlarında geçiriyor gibi, gözlerini açar-kapar etraflarına sürekli tebessümler yağdırırlar. Hamd ederler İslâm'ın gölgesinde bulunduklarına, çevrelerini tefekkürle müşahede edip sürekli iman solukladıklarına, görüp duydukları her şeyin Kur'ân'ı çağrıştırması karşısında Furkan mırıldandıklarına; eşya ve hâdiseleri derin bir temâşâ zevkiyle seyredip içlerine akan yorumlarla kendilerinden geçtiklerine...

Onlar Kur'ân'ın aydınlık dünyasında düşünce hayatları adına oluşturdukları âhenk sayesinde hep doğru görür, doğru düşünür, hâdiseleri doğru yorumlar; anladıklarında anlamanın zevkini yaşar, anlamadıklarını da Allah'a itimadın gereği bir hikmete bağlar ve hiçbir zaman mütemadi sıkıntı, kaos ve bunalımla karşılaşmazlar. Aksine, sevinç ve neş'e veren durumlarını hamd ü senâlarla mânâlandırır, derinleştirir; "belâ" ve "musibet" diyecekleri dış yüzü ekşi hâdiseleri de "Yahu bu da geçer" esprisiyle yumuşatarak herkesin buhranlarla kıvrandığı en karanlık durumlarda bile, şevk u şükürden rengârenk dantelalar örerek, semtlerine uğrayanlara cennettekilerin şevk u tarâblarını yaşatırlar.

İslâm'ı tam kendi derinlik, kendi renk ve kendi deseniyle temsile çalışıp Kur'ân'la içli-dışlı olduğumuz ölçüde biz hemen hepimiz, âdeta hayatımızın onunla yükselip derinleştiğini, farklılaşıp uhrevîleştiğini duyup hisseder.. onun sayesinde varlığın gâyesini, yaratılışın hikmetini, insan olmanın sır ve mânâsını, buraya gönderilişimizin hedefini, gideceğimiz yerin kıymet ve değerini anlar.. ve bir ucu gönüllerimizde nurdan bir helezonla, fânilerin Bâkî'den ayrıldığı ufka ulaştığımızı duyar gibi olur ve kendi kendimize "Meğer hakikî hayat buymuş!" diyerek talihimizin gülen yüzü karşısında kendimizden geçeriz.

Biz, herkesin varlık, eşya ve hâdiselerin ürperticiliği ve dehşetiyle yalnızlık ve gurbetler yaşamalarına karşılık, İslâm'ın aydınlık ikliminde, Allah'a itaat ve inkıyatla, kâinatta cârî umumî hareket arasındaki uyumu, iç içeliği kavrar, idrak eder; bu koca dünyayı hânemiz gibi görür, her nesneyle bir ülfet havası yaşar, her varlıkla bir tür muâşakaya girer ve böyle bir bahtiyarlığa mazhariyetimizden ötürü Allah'a gönül dolusu hamd ü senâlarda bulunuruz.

Kur'ân'ın, gözlerimize, gönüllerimize saçtığı nurlar sayesinde, bütün varlığı, aklın zâhirî nazarındaki fotoğraflarından daha farklı, daha muhtevalı, daha anlamlı ve daha zengince görür ve âdeta şu üç buutlu mekânda buutlar üstü yaşıyor gibi kendimizi bir sihirli âlemin temâşâsında sanırız. Böyle bir temâşâ herkes için aynı seviyede olmasa da, bir ölçüde hemen hepimiz, imanın gönüllerimizde hâsıl ettiği zenginlik ve Kur'ân'ın düşünce dünyamıza saldığı ışıklarla, başkalarının içinde sıkışıp bocaladığı ve çok defa bunalımdan bunalıma sürüklendiği bu dünyayı, zâhir vüs'atinin kat kat üstünde ve genişlerden geniş bulur; kendilerini her zaman zindanlarda ve prangalar içinde vehmedenlere karşılık, kendimizi ucu-bucağı olmayan sarayların onurlu misafirleri gibi sımsıcak istikballerin atmosferinde zannederiz.

Aslında, İslâmî düşünce atlasında, bu kadar ferah-fezâ bulup zevk ettiğimiz bu dünya, üzerinde tenteneli bir perde gibi tüllenip durduğu, güzelliklerin gerçek meşheri ötelerin sadece bir buudundan ibarettir.. evet, İslâm'ın düşünce atlasında, metafizik dünyalar; onca ihtişamına rağmen bütün fizikî âlemlerin yanında tene nispeten can gibi, evimiz-köyümüz karşısında da cihan gibidir. Bu atlasta, her şey başka bir âlemde başlar ve bu âlemden sonra da renk, şekil, desen değiştirerek sürer gider.. ve yine bu atlasta, bütün debdebesiyle şu koca dünya sadece bir menzil, onun nimetleri de iştah açma türünden birer kahvaltıdan farksızdır. Berzah, herkesin buğulu bir cam arkasından akıbetini seyrettiği bir istasyon veya rıhtım.. mahşer, gönülleri ürperten ve ayakların bağını çözen -içinde rahmete bağlı ümitler esse de- korkunç bir güzergâh, daha ötesi ise ya sürekli tüllenip güzelleşen firdevsî bahçeler veya her an değişik gayzlarla köpürüp duran bir gayyâ.. dünyanın sona erişiyle başlayan "Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan tasavvurunu aşkın..." sözlerine emanet belirsizliğiyle öbür âlem, bu upuzun yolculuğun son durağı.. dünyadaki mütemâdî gelip gitmelerin bir adım ötesi olmayan karargâhı ve mü'minlerin de mutluluk otağıdır.

İslâm'ın düşünce atlasında bu dünya her şey olmadığı gibi ölüm de bir son değildir; o, muvakkat bir nefes alma veya akıbeti yakından görme faslıdır; kabir ise, oradan başlayarak değişik mekânlara yolların uzayıp gittiği bir garipler hanı ve mutlak akıbetin hem endişe hem de ümitlerle derinden derine duyulduğu kapalı bir koridordur.. evet kabir, kimileri için ümitlere açık sevindiren bir durak olmasına karşılık, kimileri için de yılan-çıyan arkadaşlığına bağlı bir zindandır. Onun bir saray olarak duyulup yaşanması da, bir zindan hâline getirilmesi de bizim buradaki duygu, düşünce ve davranışlarımızla yakından alâkalıdır. Burada istikamet ve gayret, ötede ebedî saadet.. işte bütün bu mülâhazaları, "Dünya ahiretin mezraasıdır." sözüyle özetlemek mümkündür.

Böyle bir anlayış enginliğiyle bir Müslüman, her zaman başkalarıyla iç içe yaşasa da, her şeyi farklı görür, farklı duyar, farklı değerlendirir ve her hâliyle sürekli bir farklılık sergiler. Her şeyden evvel böyle bir ufuk itibarıyla o, yeryüzünde Allah'ın halifesidir. Bütün dünya ve içindekilerin, onun tasarrufuna verildiğinin de farkındadır. O her zaman, vicdanının derinliklerinde: "Hani Rabbin meleklere: 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.' demişti" (Bakara, 2/30) gerçeğinin yankılandığını duyar; "Arz ve üzerindeki her şey sizin emrinize musahhar kılınmıştır." (Câsiye, 45/13) ilâhî teveccühüyle iki büklüm olur ve zaman üstü derinliklerden kopup gelen baş döndürücü bu iltifat ve nişanı ilk defa duyuyor, ilk defa elde ediyor gibi sevinçle karşılar, bugüne kadar verilenleri bundan sonra verileceklerin referansı sayar ve koşar soluk soluğa peygamberlerin yürüdüğü yolda. Yürür bu yolda ve Hakk'a güvenip dayanmada da asla kusur etmez; sebeplere riayeti ise esbap dairesi içinde bulunanlara Allah'ın yüklediği bir sorumluluk olarak görür, dolayısıyla da bütün sa'y u gayretlerinin neticesini de sadece ve sadece Allah'tan bekler. O, hayatını böyle dengeli bir anlayışa bağlı götürdüğünden, sürekli Allah'ın himayesinde bulunduğu şuuruyla her zaman huzur, emniyet ve itmi'nan soluklar. İşte böyle bir tasavvurdan doğan gönül rahatlığı ne hoş.! Böyle bir ufkun hislere saldığı neş'e ve sevinç ne lâtif.! Ve Allah'a güven ve O'na itimattaki kuvvet ne sağlam bir dayanaktır!

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, yeryüzünde, belli ölçüde de olsa fesadın giderilmesi, milletler arası kalıcı bir barış ve diyaloğun sağlanması, bütün bütün huzursuz hâle gelmiş insanlığın yeniden arayıp özlediği huzura kavuşabilmesi, insanî hayatla kâinat ve tabiat arasındaki uyumun keşfedilip, toplumların ve milletlerin yaşama biçimlerine aksettirilebilmesi... evet, bütün bunlar ancak ve ancak gönüllerin Allah'a yönelmesinin bir başka unvanı olan "İslâm'ın gölgesindeki hayat"la mümkün görünmektedir. Eğer bugün İslâm'ın vaadettiklerini bütünüyle göremiyorsak, bunu onun yetersizliğinde değil, onun dost ve müntesiplerinin vefasızlığında, aymazlığında; ona hasmâne tavır alan cephenin de kin, nefret, iğbirar ve önyargılarında aramalıyız. Zira Cenâb-ı Hak: "Biz bu Kur'ân'ı bir şifa ve rahmet kaynağı olarak ceste ceste indiriyoruz." (İsrâ, 17/82) buyurarak, onun bütün dertlere derman, bütün sıkıntılara çare olduğunu hatırlatıp ona yönelmemizi istemekte ve "Doğrusu bu Kur'ân, insanları yolların en sağlam ve en eminine ulaştıran bir rehberdir." (İsra, 17/9) fermanıyla da bize her kapıyı açabilecek, her problemi çözebilecek sırlı bir anahtar vermektedir; vermektedir ama, çoklarımız, hâlâ anlaşılmaz bir temerrüt ve cehalete takılarak, hazineler kıymetindeki bu anahtarı bir türlü değerlendirememekteyiz. Gariptir, herhangi bir alet ve cihaz bozulduğunda, o alet ve cihazın firmasına ya da o konudaki uzmanlara başvurduğumuz hâlde, nedense, aynı usulü kalbî ve rûhî hayatımızla alâkalı problemler karşısında uygulamaya bir türlü yanaşmamakta ve Yaratıcı'nın tavsiye ve direktiflerini almayı düşünmemekteyiz. Oysaki "Yapan bilir, üreten onarır." fehvasınca, çok kıymetli ve kıymetli olduğu kadar da kompleks bir yapıya sahip olan insanoğlunun, zâhirî ve bâtınî yanlarıyla alâkalı hemen bütün problemlerinde, kendini "Alîm" ve "Habîr" olarak tanıtan Zât'a müracaat etmek icap ederdi; böyle hareket aklın ve mantığın yolu olduğu gibi genel davranışlarımızda da tenakuza düşmemenin gereğiydi. Allah, kalbî ve rûhî problemlerimizi giderme konusunda bize sürekli Kur'ân'ı referans olarak göstermekte, İslâmî hayatı salıklamakta ve "Şu bir gerçektir ki, Allah gönüllerin her yanını bilir. O, yarattıklarını hiç bilmez olur mu? İlmi her şeye nüfûz eden Lâtif O, her şeyden haberdar olan Habîr de O'dur." (Mülk, 67/13-14)

Bugün insanlığın büyük bir kısmının İslâm'a karşı alâkasızlığı ve Kur'ân'ı duymazlıktan gelmesi, istikbalde onun talihsizliği olarak tarihe geçecektir. Zannediyorum geleceğin nesilleri bu konuyu değerlendirirken: "Keşke azıcık basiretlice davranılsaydı.!" diyerek hep teessüf ve telehhüfte bulunacaklar; bulunacaklar ama, o gün böyle bir hasret ve inkisar neye yarar ki..! Önemli olan, bugün o büyük gerçeğin duyulması ve o tarihî yönelişin gerçekleştirilmesidir. Bakalım günümüzün "kaderdenk" noktasındaki nesilleri bunu başarabilecekler mi.? Keşke başarabilseler..!

Günümüzün nesillerinin son bir kere daha İslâm'a ve Kur'ân'ın seslendirdiği ruh ve mânâya yönelmesi, onların yeniden doğuşu olacaktır. Evet, İslâm'ın kitabı Kur'ân; insanî değerler, varlık, kâinat ve hayat hakkında en orijinal fikirlerin, hiçbir zaman eskimeyen disiplinlerin ve hep ter ü tâze kalabilen esasların biricik kaynağıdır. Onun, günümüzün toplumlarına da yeni ufuklar açacağına, onlara alternatif düşünce sistemleri sunacağına ve insanımızın ızdıraplarını dindireceğine inancımız tamdır. Elverir ki, varlık içindeki yer ve konumumuzu bir kere daha gözden geçirerek, mazhariyet ve mevhibelerimizi yerli yerince iyi değerlendirebilelim. Aslında birkaç asırlık uzun bir uykudan sonra bizdeki böyle bir "ba'sü ba'de'l-mevt" dünyanın da rengini değiştirecektir.

Şurası da bir gerçek ki, tarihte İslâm âleminin hemen her dirilişi, onun, bir yandan kendini, diğer yandan da umumî hayat kanunlarını, varlık ve tabiatın esrarını dinî düşüncesiyle telif ettiği, tekvînî emirlerle teşriî emirler arasına sokuşturulan zıtlıkları aştığı, dinin yanında eşya ve hâdiselere açık durduğu dönemlere rastlar; çöküşü ve çözülüşü de bu telif ve terkibi kavrayamadığı ve koruyamadığı zamanlara. O, büyük ölçüde bugün de, insan, kâinat ve Allah arasındaki münasebeti tam kavrayamadığı ve koruyamadığından dolayıdır ki, ızdıraplar içinde kıvranmakta, iç içe şaşkınlıklar yaşamakta ve bunalımdan bunalıma sürüklenmektedir. Onun bu şaşkınlık ve bunalımlardan kurtulmasının yolu ise, çağdaş bilgilerin ışığı altında İslâmî tefekkürü bir kere daha harekete geçirerek, bütün varlığı kuşatan "sünnetullah" ve onun cereyanıyla, teşriî emirler vasıtasıyla düzenlenen insan-Allah münasebetindeki uyumun yeniden ortaya konması olsa gerek. Yakın geçmişte bu münasebet tam kavranamamış, tekvînî kanunlarla teşriî emirler arasındaki irtibat sezilememiş, hatta yok farz edilmiş; derken hayattaki âhenk bütün bütün bozularak her şey içinden çıkılmaz bir hâle gelmiştir.. evet biz, varlıkla aramızdaki âhengi bozmuşuz; Allah da lütfettiği nimetleri elimizden almış; işte hepsi bu kadar. Bu, Allah'ın değişmeyen bir kanunu ve "sünnetullah"tır. "Bir toplum (değişik iç deformasyonlarla) kendi kendini değiştirmedikçe Allah ona lütfettiği nimetlerini değiştirecek değildir." (Enfal, 8/53) Değişmeden, hem Allah hem de varlıkla olan münasebetlerimizde olduğumuz yerde durup, olduğumuz gibi kalmamız, korunmamızın da en selâmetli yoludur. Bu önemli işi de, şimdiye kadar sadece hakikî Kur'ân nesli -üzerinde durmayı düşünürüm- başarabilmiştir...




Ayvakti Dergisi---Mart 2009

YÜZYIL...

Son yüzyıl, hemen hemen her olaya, bütün kitlelerin tanık olduğu yüzyıldır.
Her olayın tarafının olduğu, şu ya da bu şekilde içinde bulunulduğu yüzyıldır.
Farklı iklimlerde var olandan, farklı mekânlarda yararlanılan bir yüzyıldır.
Geçmişte, belki de yüzyıla sığan hadiselerin kısa zamanda yaşanıldığı yüzyıldır.

Eskiten bir yüzyıldır.

Tüketen bir yüzyıldır.

Hayata dair kattıklarıyla kolaylıklar sunan, imkân alanı genişleyen, bu nedenle de zaman ve mekân kullanımına müdahale eden, kolayı zorla çember içine alan bir yüzyıldır.
Alışkınlıkları teknolojik gelişmelerle yenileyen, her yenilenmeyle yeni yeni zihni kümbetler kuran ve yıkarak yol alan bir yüzyıldır.
Hızın nefes alamadığı bir yüzyıldır.
İradenin daha da bir terbiyeye muhtaç olduğu bir yüzyıldır.
Bilginin terbiye edilmeden insanlara ulaştığı, zihni alışkanlıkların terki diyar etmesinin zorlaştığı bir yüzyıldır.
Tüketim hırsının zorlamalarıyla mutlu olunmaya çalışılan bir yüzyıldır.
Üretimin zarar muhasebesi yapmaktan yoksun, ihtiyacı giderme adına, var olanın aslına müdahale ettiği bir yüzyıldır.
İsrafın ikram olarak algılandığı, lüksün heba ettiği ne varsa imrenildiği bir yüzyıldır.
Teknoloji günübirlik hayatın kimi zamanlarında yakınlık sinyali verse de, savrulan yalnızlıkların çırpınışlarını sürdürdüğü bir yüzyıldır.

Ve İçinde yaşadığımız bir yüzyıldır.



Seçici olmak gerekir,

Bilgi kirliliğinin esiri olmak yerine, bize sunulan her şeyin gerekliliği gibi bir anlayışla donanmak yerine, kendimiz olmak…

Akl-ı selim ve kalb-i emin olmak.

Hüsrandadır denilenin aksi olmak.

Doğru olmak değil.

Dosdoğru olmak